Kayıtlar

Kasım, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yayılmacılık

Avustralya’da yüzmeye deniz kenarına gittik. Tabi oralarda plaj boyunca şemsiye dikip altına şezlong sererek yayılan işletmelerden yok. Sahiller uçsuz bucaksız kum, tek bir çivi çakılmamış. Haliyle biz de şemsiyemizi ve piknik sepetimizi alıp öyle gittik. Baktım şemsiyemizin gölgesi ufacık bir daire, yetmedi tabi. Kafam gölgede olsa, ayaklar güneşte kalıyor, ayakları gölgeye çeksen kafa yanıyor. Kalktım, biraz şemsiyeyi eğdim büktüm, kenarına belimden çıkardığım pareoyu bağladım, diğer ucunu da bi taş buldum ona tutturdum ve gölgeyi büyüttüm. Oh dedim yayılabilirim, güneşte kalan çantaları filan da altına aldım. Sonra çevremize bi baktım ki herkes şemsiyesi ve altındaki ufak daire şeklindeki gölgesiyle mutlu, kimsede benim gibi bir gölge büyütme fantezisi yok. Böyle sağından solundan ip çekip çarşaf gererek alanı genişleten yok biz Türklerden başka. Bize nedense yetmiyor.
Sahil beldelerimizdeki yazlıkları düşünün hele. O koca balkonlar hayatta yetmez, mutlaka bi uzatılır, uzayınca üstü…

Belediye otobüsü şoförüne teşekkür etmece

Bu Avustralya'ya geldim geleli, sabah akşam herşeye herkese 'thank you' demeye, her gelen maili 'thank you' ile cevaplayıp 'thank you' ile bitirmeye alıştım da şu koca belediye otobüslerinden inerken te öndeki şoföre 'thank youuu' diye bağırmayı bi içselleştiremedim arkadaş. Böyle adet mi olur? Adam -ya da genelde kadın burdakiler- zaten kendi bölmesine sinmiş oturmuş, bi etliye sütlüye karışmam hali var, bi bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık, bi adam sendecilik, sanki çok umurunda senin ona teşekkür etmen, hayır bi de sesini ulaştırmak için çırpınıyosun arkada...

Batı dünyasının yangın tatbikatları

Ah bu Batı dünyasının yangın tatbikatları… Her gün okulun ayrı bi binasından vuuup-vuuup-vuuuup-vuuuup sesleri eşliğinde dışarı çıkıyoruz. Şimdi de bizimkisi çaldı.

Sanırım bina ne kadar zamanda boşalıyor, insanlar hangi çıkışları tercih ediyor, nerelerde yığılma oluyor bunlara bakıp önlem alıyorlar, ne anlamlı şeyler aslında, hiç alışık olmadığımız türden. Biz Türkiye’deki aksaklıkları afet zamanında öğreniyoruz ne yazık ki, birebir tatbik ederken.

Buranın her evde zorunlu olması gereken duman dedektörleri de oldukça hassas, her b.ka ötüyor maşallah; bizim evdeki alarm misal, ocakta bişey pişmeye görsün dakka başı kulakları sağır eden sesiyle inim inim inliyor. Her hafta bi tatbikat söz konusu bizim evde, her kızartma sonrası bi koşuşturma... M. bile artık baydı, uff yine mi, çalıştırın su aspiratörü diyor çocuk.

Hayır işin ilginç yanı, çevreden nasıl etkilenmişsek, Ç. da özendi mi artık nedir, eve ilk taşındığımız sırada yangın battaniyesi aldı. Daha tencere tavamız yokken yangın ba…

Dünyanın adaletsizliği

Az önce M.'yi yuvadan almaya gittim. Her sokak başındaki trafik işaretleri zaten tam tekmil çalışıyor. Ancak bu güvenliğe yetmiyor olmalı ki; okul giriş çıkış vakitlerinde ta üç sokak öteden görülen fosforlu üniformalarıyla yol geçiş görevlileri ellerindeki 'Stop' yazan pankartları -kırmızı ışık yandığı için zaten duran- arabalara doğru tutarak sizinle birlikte karşıdan karşıya geçiyorlar. İşleri bu.
Dünyanın bir yerinde hayat bu kadar önemli işte!
Bir başka yerinde can yeleğinin içine sünger koyup ucuza satacak kadar adileşmiş!
Bir diğerinde can yeleği bile takılmamış çocuk bedenleri sahillere vuruyor!
Dünyanın bir tarafında insan hayatı 'bu denli' değerli olduğu için bir diğer tarafında 'beş para' etmiyor zaten.
Lanet olsun bu adaletsizliğe!

Alakasız

--> Bu PhD kendimi daha da yakından tanımama neden oldu, hayır otuz altı yıldır kendimleyim, hala daha yakından tanımaya ihtiyacım varmış demek. Ama insan da değişiyor zamanla. Koskoca denizler bile buhar olup yeniden yağmura dönüşüyor, bizler neden değişmeyelim ki! Neyse, kısacası bu doktora faslı beni aslında daha da sanatsal olmaya yönlendirdi; her zamankinden daha çok çizesim, tasarlayasım, elimi çamura bulayasım ya da böyle özellikle incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular üzerine yazasım var. Gerçi hiç birinde Serdar Ortaç’ın her sene albüm çıkarma potansiyeli gibi bir iddiam yok ama, -her senenin en hit parçasını yapmak da kolay iş değil-. Tabi kendini işe güce verince de, anca ellisine varınca aile kurmaya vaktin kalıyor. Magazinciler de taktılar adamın karısının yaşına, neymiş kayınpederle kayınvalidesi bile ondan küçükmüş, karısı kızı yaşındaymış, kayınbiraderiyle kendi çocuğu aynı yaştaymış falan, her aile fotoğraflarında parantez içinde herkesin yaşlarını yazıp…

Tolstoy Erik Çekirdeği Yorum

Çok sevdiğim bir arkadaşım bizim oğlana kitap almak istedi, 3-4 yaş için. Kitapçıda beraber beğendiğimiz Tolstoy'un Erik Çekirdeği adlı kısa öykülerden oluşan kitabını aldı.
Ama anacım, kitap adeta dehşet saçıyor. Her akşam bir tane okuyorum ama nasıl sansür koyuyorum belli değil, bir anda has.kt.r diyip başka bir son uydurmak zorunda kalıyorum masala. M. de heyecanla dinlerken nooldu nooldu anne filan diye soruyor, birinde kızın biri trenin altında kalıyor, birinde köpekbalığının iç organları dışarı fırlıyor denizde ölünce, birinde aslan sevdiği köpek ölünce onun ölüsüne sarılıp o da ölüyor, sonra başka bir masalda ayıyla karşılaşan çocuklar ölü taklidi yapıyor, başka birinde kurt delirip durduk yere sürüdeki bütün koyunları birer birer öldürüyor, yine başkasında kuş bulan bir cocuk onu kafese koyuyor ertesi gün iskeletini buluyor filan, bacakları kaskatı kesilmiş hayvancağızın, ama istisnasız bütün hikayeler böyle acayip, böyle laylaylom haydiii hopppalaaa derken bi dehşet bi ölü…

Avustralya ve Türkiye yuva farkı

Konuya öncelikle Mavi’nin Ankara’daki yuvasındaki sistemi anlatmakla başlayayım ki, fark daha iyi anlaşılsın. Türkiye’deki yuvada, diğer pek çok yuvalarda olduğu gibi, çocuklar ister 2 ister 4 yaşında olsun, bir kere mutlaka öğle uykusuna yatıyordu. Bazı veliler ‘ayyy benim çocuğumu uyutmayın akşam evde uyumuyor’ diye çıkıntılık yapsa da yok diyorlardı, uyumak itemiyorsa da yatar, uzanır. Evde uyutamadığımız çocuklarımız, birbirlerini görerek yuvada mışıl mışıl uyuyolardı, ve bu da tabi ki öğleden sonra daha zinde kalkmalarını ve akşama doğru yorgunluktan mızmızlık etmelerini önlüyordu.
Avustralya’da ise öyle uyku muyku yok, nerdee öyle yanına kıvrılıp seninle uyuyacak seni pışpışlayacak öğretmen. İlk bir yuvaya gezmeye gittiğimizde ‘öğlen uykusu var mı’ diye sorduğumuz, isteyen çocuklar yere yataklarını serip uyuyor dediler. Oyun alanında, herkes oyun oynayıp hoplayıp zıplarken eğer bir çocuk yere yatağını serip uyuyorsa, ben onun çocukluğundan şüphe ederim.
Uykuyu geçtik. Asıl yemeğe …

Türk Anneleri vs. Batılı Anneler

Biri Elma, Biri Armut
Son zamanlarda Batılı anneleri göklere çıkarıp Türk annelerini yeren, neden bu gavur çocukları bu kadar akıllı-uslu da bizimkiler embesil başlıklı yazılar beni çok germeye başladı. Bu farkları irdeleyip özümseyecek akla sahipsin madem, neden her iki kültürdeki iyileri alıp da uygulamıyorsun? Neticede seni de beni de hep Türk anneleri yetiştirdi, hepimiz mi manyak çıktık anlamadım ki!
Ah bu batılılar ah! Birbirlerine karşı saygılı, her şeye teşekkür edip kibarlıklarını yerine getiriyorlarmış da, çocuk parklarında herkes sırasını bekliyormuş da kimse kimseyi ittirip kaktırmıyormuş da. Eyvallah ama, dünyanın canına okuyan da, sömüren de, katliamlar yapan da bunların babaları dedeleri değil sanki! Etliye sütlüye dokunmayan, hiç savaş nedir bilmeyen, kimsenin hakkını yemeyen, masum yerlilerden bahsediyoruz adeta!
Şimdi o çok beğendiğin, imrendiğin batılı turistler üç çocukla dünyayı nasıl geziyorlar anlatayım mı? Bi kere senin kadar temiz değiller, gerçekten bak. Sana bana…

İzleyecek dizim bitti

-->
İzleyecek dizim bitti, şöyle sezon sezon tüketebileceğim bir şeyler istiyorum, sürükleyici, absürd komedi, acık mistik falan...
Ancak lütfen, izledikçe zamanla seveceğim şeyler önermeyin. Bazen insanlara bazı dizileri izlemeyi bıraktığımı söylediğimde, ‘aa ama ileride çok güzel şeyler olacaktı’ diyorlar, arkadaş, ‘izledikçe seversin’ mantığıyla dizi mi izlenir, mantık evliliği mi bu? Kaç bölüm beklemem gerekiyor bir elektrik alabilmem için? Kısacası, ben ilk görüşte aşk istiyorum.
Şimdiye dek sonuna kadar geldiğim dizileri sayayım da, anlayın neler sevdiğimi, öyle vampirli mampirli şeyler önermeyin:
Friends (ilk başa bunu yazdım çünkü taze bitti ve büyük bir boşluk içindeyim) Lost (ben böyle dizi görmedimle başlayıp o ne lan öyle black smoke falan off diye biten, ama yine de tüm zamanların en iyilerinden) Six Feet Under (baştan sona şahane) House (ahh Dr House senin de dizinin de hastasıyız) Behzat Ç (ahh Behzat, aynı şekilde) Sex and the City (tabi ki) How I Met Your Mother (ar…