Kayıtlar

Temmuz, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Avustralya’nın Kaydırakları

--> Avrupadır Amerikadır bu tip refah ülkelerine giden herkes zaten anlatır durur, aman her yer yeşil de kocaman kocaman parklar var da bilmem ne diye. Ben başka bir detaya gireceğim: çocuk parkları. Elbette ki belirtmeme gerek yok; Avustralya’da her köşe başında bir çocuk parkı var. Tabi yine söylememe gerek yok ki bir dolu değişik kaymaca, sallanmaca, hoplamaca, zıplamaca, tırmanmaca, dengede durmaca gibi her türlü aktiviteye olanak sağlayan aletler var. Ben daha da spesifik bir noktaya değineceğim: Kaydıraklar.
Eee diyeceksiniz, Türkiye’de de çeşit çeşit kaydırak var, nedir yani? Tamam uzunu, kısası, üstü kapalısı, açığı, dümdüz olanı, döne döne ineni, allısı morlusu var da var, ancak bu kaydıraklara nasıl çıkılıyor, hiç dikkat ettiniz mi? Genelde –hatta hemen hemen hepsinde diyebilirim- merdivenden çıkılıyor. İşin enteresan tarafı, buradaki kaydırakların hiç birinde merdiven yok; ip var, zincir var, tırmanma duvarı tutamakları var, metal borular var, ama bildiğimiz, alı…

‘Free play’ den ‘Meet up’ toplumuna

Bir kültürde bu kadar kısa süre kalıp da böyle büyük sosyolojik açıklamalara girmek tabi ki bana düşmez ama, burası da benim köşem, istediğimi derim; söylediğim her şey kendi gördüklerime, deneyimlerime ve sezgilerime bağlı, kısaca bilimsel bir geçerliliği yok. Sosyolojinin zaten matematik gibi mutlak neticeler çıkarmasına da inanmıyorum, keza matematiğin mutlaklığı da göreceli. Kısacası her türlü oynak değerler üzerinde yaşıyoruz; o nedenle istediğim gibi atıp tutabilirim.

Büyük çıkarımlarda bulunmak için alt yapıyı da hazırladığıma göre konuya girebilirim:
Buradaki çocuk yuvaları, bizim alıştığımızdan biraz farklı. Bir kere ‘free play’ dedikleribir olay var ki; her çocuk ne zaman ne oynayacağına kendisi karar veriyor. Yuva mekanında bir köşe boyama köşesi, bir köşe puzzle, bir köşe oyuncak mutfak köşesi, bir masada hamurlar bir diğerinde arabalar, öbüründe dinozorlar vs. var. Tamam, tabi ki çocuklar kendi ilgi alanlarına göre oyun seçsinler, ona diyecek bir şeyim yok ama hiç mi berabe…

Oman Hikayesi Bölüm 2

Okuldaki odam giriş katta, zaten bina iki katlı, bina da diyemem, ortası boş, yani yağmur yağsa odanın girişine yağacak. Odaya geçiyorum, çok enternasyonaliz, Mısırlı Maria, Hint Haşiş, ne konuştuğu hiç anlaşılmayan bir Malezyalı, bir de ben. Ha bir de odada masası sandalyesi olmamasına rağmen odada bizden çok vakit geçiren Hint Mancu.

Odamda oturuyorum, tanrım, yine bu koku, kesif kesif geliyor. Pencereyi açıyorum gitmiyor. Kokunun nereden geldiğine bakmak için dışarı çıkıyorum, yan odada yangın var sanırım, her yer dumanaltı, panikle burnumu kapatıp yan odaya bakıyorum, dumanların arasında masasında huşuyla oturan çekik gözlü bir kız var, odayı gözlerimle tarıyorum ve işte köşede frankincense yanıyor. Bunun kokusu daha bir başka, daha güçlü, daha keskin, kelimeler kifayetsiz kalır bu kokuyu tarif etmek için, boğulacak gibi oluyorum. O koku partikülleri sanki havadaki zerreciklere tutunmuş ve bırakmıyor, gitmiyor bir türlü. Koku dediğin şey uçar gider buhar olur, yok, bu bildiğin katı…