Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ankara'da sonbahar

Kim demiş Ankara renksiz ve ruhsuz bir şehir diye
(ben demiştim evet, gitmeden önce)
Şimdi öyle güzel, öyle renkli bir sonbahar yaşıyorum ki Ankara'da, fark ettim ki tam 7 yıldır renksiz bir sonbahar geçiriyormuşum meğer, son 3 yıldır Umman'da zaten sonbahar yoktu, öncesindeki 4 yıl ise İzmir'de olmama rağmen ben yine renki bir sonbahar görmedim, neden mi, çünkü İzmir'de ağaç yoktu, dolayısıyla yapraklarını döken sararıp solan, etrafa renk veren güzellik de yoktu, varsa yoksa ıslak bir sonbahar.
Oysa Ankara'da kocaman kocaman yapraklarını döken ağaçlar her yerde, sarı, kırmızı, bordo, kahverengi, yeşilin tüm tonları yerlerde... insan gözünü alamıyor.

PAPATYA TARLASI

(2000) Dün gece yine uyuyamadım.Yatağın her köşesinde beni uykumdan edecek birşeyler buldum. Hiçbir köşeye kıvrılamadım. Uykusuzluktan gözlerim ağrıyor, başım  çatlıyordu.

Kalktım, kendime bir fincan çay koydum, tekrar odama döndüm. Bir süre göğün boşluğunda parlayan yıldızları seyrettim. Gözlerim tepeye dikili öylece ne kadar kaldım hatırlamıyorum. Çayım soğumuş, içemedim. Gecenin karanlığında bir ses duydum. Ta uzaklardan gelen çok tiz ve net bir sesti bu. Beni çağırıyordu. Hiç tereddüt  etmeden montumu alıp dışarı fırladım. Bir süre yürüdüm, sonra koştum, tekrar yürüdüm, oturup dinlendim, sesi dinledim, koştum, koştum... Hep o sese doğru  koştum. Ben gittikçe ses uzaklaşıyordu. Sesi sadece  kulağım duymuyor, tüm bedenim duyuyordu. Damarlarımda hissediyordum bu sesi. Koşarken ormana daldım. Çok korkunçtu. Ama korkmadım. Çünkü sesin beni koruyacağından emindim. Bana birşey olamazdı, çünkü bana sahip çıkan bir ses vardı ortada, aksi düşünülemezdi. Düşünmedim. Dereden geçerken  düştüm, üstüm…

Biz aslında geçmiştik

(2000) Düşünsene, belki de hakikaten sadece başkaları vardı. Ve sen yoktun. Ve ben de yoktum. İkimiz yoktuk, şu koskoca evrende belki de hiç varolmamıştık. Veya gelecektik. Yaşadıklarımız daha yaşanmamıştı ve belki de yüzyıllar sonra yaşanacaktı. Veya biz sadece başka gezegenlerdeki yaşanmışlıkların suretiydik bu yalancı dünyada. Varolduğumuzu sanıp, gerçekmişiz gibi hiçbir şeyden habersiz yaşıyorduk. Biz geçmiştik aslında. Işık, ses ve görüntünün uzayda yer değiştirmesini düşünürsek hepsi de zaman isteyen şeyler. Belki biz seneler önce yaşamış bir uygarlığın dünyaya daha yeni ulaşan izdüşümleriydik. Hayaldik. Biz bir yaşanmışlıktık. Geleceğimiz çoktan çizilmişti, ama bilmiyorduk. Bilemezdik. Biz bu dünyada varolan sahte suretlerdik yalnızca. Geçmişin birer gölgesiydik. Belki de biz ölmüştük bile. Ama burda, bu dünyada, şu an, hissettiğimiz şu gerçeklikte yaşadığımız -en azından yaşadığımızı sandığımız, kendimizi kandırdığımız- kesin. Ve de ne güzel ki diğer gezegendeki gerçeklerimize nel…

Eclipse niye kapandı?

‘Datça, Datça olalı böyle zulüm görmedi’ demiş ya bi amcam zamanında, buna ilaveten soruyorum: ‘Datça, Datça olalı bizim Eclipse niye kapandı?’
Ben, her ne kadar Datçalıyım (gönülden) desem de sonuçta bir yazlıkçıyım (guru galabalık denen cinsten), yazları gelir kışları uzar giderim, genelde 2 ay kalır, ay bu Datça da çok doldu, safi kuru kalabalık diye sızlanır dururum. Bana bu kadar go’duysa bu Eclipse’in ‘kapalı’lığı, vay haline Datçalımın.
Orası belki de ailelerin çocuklarını güvenle gönderdiği tek bardı memleketimde. Çünkü, sıcaktı, samimiydi, tanıdıktı, bildikti, yabancı bir yer değil, bizimdi, bazen deli dolu bazen sakin, ama hep bizimdi, ‘ev’ gibiydi. Barın arkasına geçip de bir CD değişirmemiş, bir iki bardak yıkamamış, barın tepesine çıkıp oturmamış, dans etmemiş, tuvaletine kusmamış, gece sandalyesinde tatlı sarhoşukla sızmamış olanımız var mı ki?
Hepimizin Datça’daki ikinci sığınağıydı orası. Bazen evden daha çok vakit geçirdiğimiz yer.
Sabahları toplanıp kahvaltı ettiğim…

ÖĞRENCİLERİM

Ah bu 3 yılda neler görmedim ki…
Yaptığı projeyi duvara asmaya üşenip bana pizza ısmarlama karşılığında asmamı teklif eden bir öğrencim
1.5 saat süren stüdyo dersi boyunca iki kaçış noktalı perspektife uygun küpler çizerken telefonunu başörtüsüne sıkıştırıp hiç abartmıyorum 1.5 saat boyunca hiç susmadan mırıl mırıl telefonla konuşarak çizimini yapan bir öğrencim
Diğer öğrencilere kritik verirken, mendilini masanın üzerine açıp çıtçıt makasını çıkararak çııııt çııııt tırnaklarını kesmeye başlamasıyla çileden çıkmama sebep olan bir başka öğrencim
Dönemin ortasındaki bir dersin ortasında kapıyı çalıp ilk defa dersime geldiğini söyleyen öğrenciye, şimdiye kadar neredeydin diye sorduğumda, ‘kantinde pinpon oynuyordum’ cevabı üzerine, hayır oğlum dönemim ortasına kadar neredeydin diye sorduğumdaysa yine ‘kantinden pinpon oynuyordum’ hazır cevabıyla günümü şenlendiren bir öğrencim
A eksi aldım diye sitem eden bir öğrencime, ödevlerini teslim ettin mi ki diye sorduğumda, hayır hiç bir ödevi …

Ankaramın Güzide Bir Köşesi - 2002

Ankara’dan, biricik Ankara’mdan, kendi şehrimden bir parça, bir köşe bulup sunacağım sizlere. Düşünüyorum. Çocukluğum geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğumun Ankarası. Çocukluğumun sokakları, çocukluğumun Bahçelisi. - Yan evin kıpkırmızı laleler dolu tarla büyüklüğündeki bahçesi - Okul dönüşü kestirmeden gideceğiz derken, bilakis yolu daha da uzatmamıza neden olan bahçe duvarları, çitleri, gizli geçitleri - İp atlamak için üçüncü kişiyi bulamadığımızda lastiği geçirdiğimiz bahçe parmaklıkları - Sokak aralarında yanlara iki koca taş koyarak yapılan futbol kaleleri Çocukken en sevdiğim şey babama, anneme ya da dedeme kendi çocukluklarını anlattırmaktı. Bana anlattıkları şeyler öylesine masalsı, büyülü ve hoş gelirdi ki. Dayımın Hendek’te ağaç üstüne kurduğu kulübeyi, babamın Antalya Lisesi’ndeyken okulun hemen önünden akan sabahları yüzünü yıkadığı dereyi, dedem ve abisinin annelerinden dayak yeme pahasına evden kaçıp soyunup atladıkları dereyi o kadar iyi hatırlıyorum ki. Sanki kendi an…

ASK

Hala en alakasız yerlerde bile ona hitap ettiğin şarkıyı duyduğun zaman için boşalıyorsa, herşey tekrar aklına geliyorsa, luna parkta serbest düşüş yapan aletlere bindiğindeki gibi midende ve gövdende aynı boşluğu hissediyorsan ve aradan sanki hiç zaman geçmemiş, onun üzerine sanki hayatına hiç başkaları girmemiş gibi tekrar eski buhranına girebiliyorsan, kötü hissedebiliyorsan, acıyla gülümsüyorsan, ellerin kolların titremeye başlıyorsa; çok fena bir aşk yaşamışsın ve hala yaşıyorsun ve korkarım hep yaşayacaksın demektir.

istanbul 2005

İstanbulun güzelliği martıların ciyaklamasında mıdır? Sabahın erken saatlerinde beni karşılayan bir şehir. Martılar kocaman. İstanbul kocaman. Parçası olmak istemediğim koca bir kent burası. Bembeyaz tüyleriniz, ne kadar ipeksi. Martılarda erkeklik var. Kadınlık. Belki lezbiyenlik var. Çayı kendimiz mi alıyoruz vapurlarda? Evet, galiba. Anadolu’yu arkada bırakarak ilerliyor yolunca, ardımızda beyaz köpükler ve o büyük sıvının denizimsi kokusu. Sabah güneşi bedenimde, kalemimin gölgesi vuruyor yazdıklarıma. Halk, çayı ve poğaçasıyla kahvaltı ediyor. Milyonlarca kişi. Kimse buraya ait değil. Bir parazit gibi herkes. Bu kadar büyük şehirlere nasıl ait olabilir insan? Beyaz köpükler katmer katmer bulut gibi. Vapurun arkasındayım. Ayaklarımı da uzatmış keyif çatıyorum. Kimsenin umurunda değilim. Bir yabancı olduğumu bile bilmiyorlar. Kaybolmak istediğinizde gelecek biryer İstanbul. Büyük bir gemi. Koca metal yığını. Oda kadar koliler var üzerinde yüzlerce. Yanından geçiyorum. Ne güzel şey …

KURU KURU

invigilation

the most boring part of my job: invigilation invigilation makes you dizzy invigilation makes you sleepy invigilation makes you count the girsl and boys in the room and make stupid statistical evaluations like how many of them are wearing shoes, how many of them are wearing slippers, or try to choose the most beautiful girl and the most handsome boy in class invigilation makes you count the windows in the classroom, tiles on the floor, or count your steps from one side to the other side of the room it makes you question yourself and the life and your existence it is so so soooooo boring!